Modernite deneyimleri ve mimarlık üretimleri üzerine,

İdeolojik sembol olarak mimarlık, ideolojileri yıkma biçimi olarak mimarlık;

Kentin mekanları ve mekanın toplumsallığı üzerine düşündüğümüzde, günümüzün kentleri ve toplumsal ilişkileri üzerinden tarihsel süreçleri değerlendirmeye meyili oluşumuz, dilin yaşantısı içinde toplumun biçim değiştirmesi gibi; yapısal çevrenin de biçimlenmesini içerir. Kentlerin kümülatif oluşumlarını günümüz anlam çerçevesi üzerinden okumaya kalkmamız oldukça çetrefilli bir yol olsa da, çeşitli varsayımlar üzerinden, kesinliğini kanıtlayamadığımız sebeplerle biçimlenme öngörümüz,  türlü toplumsallıkları da betimler. Kentin, kentlilik hali ile toplumun tekilliklerinin birbirine teğet var olduğunu düşünmek, ancak modern dünya tahayyülü ile mümkündür. Bireyin toplumun inşasındaki yeri, toplumun birey için olduğu yerinin tarihsel süreç içinde oldukça değişken çeşitlenmelere yol açtığını, bu çelişkilerin de ideal toplum ve iyi yaşam kurgusunun hayaliyle birlikte düşünsel olarak betimlendiğini, 'çözülmeye' çalışıldığını, çözünmeye uğradığını ve tartışıldığını söyleyebiliriz. Yapılı çevrenin bu var olma hali ile kurduğu ilişki, toplumun birey ile kurduğu ilişkiler üzerinden de okunabilir. Toplumsallığı oluşturan bütünsel çerçevenin içindeki bireyin konumu ve özne olma hali, ya da toplumu oluşturan bileşen kimliklerin inşaası ile bunu ideolojik olarak denetlemeye veya dayatmaya / öngörmeye, kullanmaya dayalı yenilenmenin devamlı gelgitli bir çatışma içinde olduğunu da gözlemleyebiliriz.
 Biraz geri gidecek olursak, ortaçağ Avrupa kentlerinin mimarlık üretim biçimleri ve yapım işlerinin odağında daha çok güvenlik, vergi ve kontrol mekanizması oluşturmak varken, öncelikle gücün sembolik olarak yüceltilmesi ile ideolojik söylemlerin, dinsel mekanların yükselişini sağlamak üzere geliştiğini görürüz. Bunun dışında kenti oluşturan mimarsız mimarlıklar çoğuldur, yöresel yapılaşma biçimleri oluşmuştur fakat ölçek bakımından yoğunlukla gölgede kalırlar. Kendi dönemi içinden incelediğimizde ise, yapım tekniklerinin ve mekanların gelişimi mimarın toplumu biçimlendirme erkini tekelinde tutan günümüz politik ve ekonomik koşulları ile toplumsal kabul / algının üzerinden okunamayacak başka tür bir toplumsal kurguyu tanımladığını görebiliriz. Yapılaşmanın odağında daha çok totaliter ve monarşik yapıların önceliklerinin yeri biçimlendirdiğini, kentlerin bugün bildiğimiz haline gelişinin ilk ve oldukça ana kararlarlarını belirleyen uygulamalarını oluşturduklarını görebiliriz.
Mimarlığı sadece pratik bir bilim olarak ele aldığımızda, bu pratiğin kavramlaşamaması ve mimarlığın içeriğinin pratikten ayrışamaması hali, özgünlüğünün ise zaman içinde sadece pratiğin geliştirilmesi üzerinden var edilmesi kabulü, özellikle son dönemlerde kırılan bir olgudur. Günümüzden bakarsak eğer; proje metinlerinin kendini betimlerken seçtiği sembolik dışavurumları, referansları üzerinden değerlendirdiğimizde, karşımıza, gittikçe entellektüel bir birikimden beslenen ve manifestosal bir varoluş sergileyen yeni bir mimarlık ortamı çıkar. Kümülatif oluşan mimarlığın tarihsel çerçeve içinden değerlendiren bir oluştan ziyade, anlamı / tanımı dahi gün geçtikçe dilin canlılığı içinde kendine yeni alanlar, kapılar açarak geliştiği söylenebilir. Bir yandan yaşamsal kurgunun bir ereksel ürünü olarak mimarlık üretimleri varolurken, nüfus ettiği tüm alanlarda okunabilir bir değişimi de ivmelendirdiğini söyleyebiliriz. Tartışılan o ki, modernist dünya söylemlerinde bu erkin sadece mimarın elinde ve mimarlık üretimlerinde etken olan politik söylem ve bu bireylerin düşünsel dünyasının idealizminin empoze edilmesi üzerinden geliştiğinin yanılsamasıdır.
Kent mekanları ve kurgusu, tarih içinde oldukça rastlantısal gelişen bir yoğunluğa sahiptir. Bu kentlerin çoğunluğu planlamanın modernist yaklaşımları benimsemesinden çok önce dallanıp budaklanmış, ancak eklemlenmeler ve yapı ölçeğinde mekansal kurgular ile tanışmışlardır. Metropol kentler için endüstri devrimiyle bambaşka bir sosyal yapıya dönüşen (veya sadece adı konulan) toplumun, mekanları da dönüşüme uğramış ve bu ikilik yerin mekanını dönüştürmüştür. Buna etken sadece mekanın döngülerinin değişimi değil, mutlaka toplumsal ve fiziksel mekan algısını değişikliğe uğratacak ulaşım, hız, ölçek gibi faktörlerin de değişime uğramasıdır.
Toplumun, dilin, mimarlığın, sanatın kendine içkin ve sonsuz birşey olduğunu kabul etmenin hatalı bir kabul olduğunu öne sürerken, devamlı değişen ve birbirini tetikleyen, yeniden kurulan varlığı içinde, ancak güncel olanın bilgisiyle düşünmenin yetisine sahip olarak tarihe bu pencereden bakabiliriz. Bu, bize ancak günümüzü anlamayı veya varsayımların ötesine geçemeyen bilgilerle ise tarihi anlamayı getirir. Bu tür üretimleri, dönemin ruhunu betimlemesinden daha fazlası olarak gördüğümüzde, toplumun tekil varlıklarının özü, birey üzerindeki çeşitli yansımalarını, kollektif birliğinin oluşumlarıyla karşılaşırız. Tarihin herhangi bir döneminde tek ve ideal bir toplum biçiminin varlığından bahsedemeyiz. Bu toplum biçimlerinden herhangi birinin diğerinden üstünlüğünü varsallıyacak herhangi bir veri bulmamız da mümkün değildir. Modernlik için de aynı şeyi söyleyebiliriz. Tek bir modern kavramının olduğunu düşünemeyeceğimiz gibi, türlü türlü modenliklerin varlığını yadsıyarak sadece ideal bir modernite arayışının içinden bir toplumun yaşantısını ve mekanlarını değerlendiremeyiz. Dahası günümüzün değişen kentsel mekanları ve iletişim yöntemlerine bakacak olursak somut mekandan daha fazlasını kurduğumuzu ve toplumsallığın türlü mecralarda ve farklı katmanlarda yaşandığını da görebiliriz. Mimarlığın kurulduğu toplumsal yaşantı içinde mimarlığın kurduğu bir toplumsallığın da varlığını kabul etmeliyiz. Bu döngüde herhangi bir baskın güç olarak ikisini de göremeyiz. Metanın toplumsal yaşantıya etkisi olduğu kadar toplumun geçirdiği değişim dönüşümler, olaylar ve düşünsel üretimlerin de karşılıklı birbirini etkileyen çok girdili yapısının fiziksel bir tezahürü olduğunu öne sürebiliriz. Bu, diğer sanatsal, fikirsel üretimler için de aynı şekilde söylenebilir. Tek başına mimarlığı toplumu betimleyen yegane öne olarak ortaya koymak aslında mimarlığın hareket alanını kısıtlar. O zaman tektip mimarlığın kapıları aralandığı gibi sadece ezeli ve ebedi bir doğrunun / toplumun / ideanın zoruyla karşılaşmak zorunda kalabiliriz. Mimarlığın özgürleşmesi, özgünleşmesinin yolunu açarken, üretilen fikirlerin somut örnekleri olarak birer manifestoya dönüşme yolunu da aralayabilir. Her fikirin gücünün aynı olmaması gibi, türlü türlü mimarın üretiminin de sonu benzer şekilde olacaktır. Belki de somut olanı üretmek için başvurulan yöntemlerin kendini bağlamından koparması ile özgürleşmesi ve öz değerlerinin belirlenmesi aşaması, mimarlık üretimlerinin pratik sürecinden çok daha önemlidir.

Bu blogdaki popüler yayınlar

Öpüşme, Gıdıklanma ve Sıkılma Üzerine Hayatın Didiklenmemiş Yanlarına Dair

Işık kaynağı aşağıdan gelirse mekan genişler

dünyadan çıkış yolları