üçüncü
Sanıyorum o gün üçüncü günüydü kapıdan çıkışımın.Elimde büyükçe bir kutu dizimde sargılar,alnımdaki şişlik ve popomun kenarındaki morluk ile ben yine hep beraberdik.
Sanıyorum saat neredeyse üç olacağı sırada aklımın derinliğinden bir fısıltı duydum.'Kit taro yongana da, jabuni matsu!'
Bu sesle biran için irkildiğimi hatırlıyorum.Elimdeki kutuyu yere bırakıp tokası düşen sargımı açıldığı yerden yakalamaya eğildim.Rahat edemediğimden olsa gerek diğer dizimi de yere koymuştum.Ayakkabımın bağcığı da öbür ayakkabımın altından beri beni çekiştiriyordu.
'Zendeyo yongana do..!'
Bu karışık şive aklımı da karıştırmıştı.Japonların vurgusuyla Kore dili gibi ama yine de Rus aksanlı garip bir Fransızce algısı kulağımı tırmalıyordu.'Bu ses ne olabilir?'dedim içimden.
Üçüncü parmağımın üzerinde bulunan kırık tırnağımın kalan parçası bana dönerek, kızgınca,'Tapporo kuttana yo,dingiru zumasu tatko!' dedi.
Sustum,başımı önüme eğdim.Haklıydı.Bunu pek düşünmemiştim.Ama yine de içimden geçen tam olarak da öyle değildi.Sandığından daha fazlasını barındıyordum zihnimin köşelerinde.
Özellikle bazı akşamlar ve gün doğarken yanımda bitiveren sincaplara o doğruları söylüyordum.
Vazgeçelim'dedi birden sol avcum.'Neden ki? 'dedim gözlerimi açarak.
Diğer elimde ses yoktu.Dünden beri suskunluğunu koruyordu.Halbuki buraya gelişimin üçüncü gününe ne kadar da şen şakrak başlamıştı.
'Hadi' dedim,'Artık gidelim.
Belki buradan ayrılma zamanı gelmiştir!'
----Dışarı çıktık.
Üçüncü atın yanında bir makam aracı 68 derece kuzey enlemine doğru yola çıkmaya hazırlanırcasına türlü türlü ipek çarşafla doldurulmuş,her penceresinden envai çeşit bamyalar,civanperçemleri,sarı papatyalar,çeşit çeşit aloeveralar,karpuzlar,ananaslar,yeşillikler ile rengarenk pelinotları taşıyor,arka koltuklarında ise üç küçük kavanoz sarsılmadan öylece duruyordu.
Kavanozları merak ediyordum.Kavanozları çocukluğumdan beri hep merak etmişimdir.Nasıl böylece bomboş durabilirler oracıkta..
Ellerine deste deste kır çiçekleri almalı,ak sütün kaymağından yoğurt yapmalı,kekikleri kurumaya almalı ve en önemlisi bitkileri sulamalıydılar.
Halbuki birinde kağıt, birinde ateş,diğerinde de keskin kokusuyla burnumu büzüştüren garip bir pelesenk vardı.Neme lazım-diye düşündüm.Bunlar büyüyünce benden araba da ister..
Sanıyorum saat neredeyse üç olacağı sırada aklımın derinliğinden bir fısıltı duydum.'Kit taro yongana da, jabuni matsu!'
Bu sesle biran için irkildiğimi hatırlıyorum.Elimdeki kutuyu yere bırakıp tokası düşen sargımı açıldığı yerden yakalamaya eğildim.Rahat edemediğimden olsa gerek diğer dizimi de yere koymuştum.Ayakkabımın bağcığı da öbür ayakkabımın altından beri beni çekiştiriyordu.
'Zendeyo yongana do..!'
Bu karışık şive aklımı da karıştırmıştı.Japonların vurgusuyla Kore dili gibi ama yine de Rus aksanlı garip bir Fransızce algısı kulağımı tırmalıyordu.'Bu ses ne olabilir?'dedim içimden.
Üçüncü parmağımın üzerinde bulunan kırık tırnağımın kalan parçası bana dönerek, kızgınca,'Tapporo kuttana yo,dingiru zumasu tatko!' dedi.
Sustum,başımı önüme eğdim.Haklıydı.Bunu pek düşünmemiştim.Ama yine de içimden geçen tam olarak da öyle değildi.Sandığından daha fazlasını barındıyordum zihnimin köşelerinde.
Özellikle bazı akşamlar ve gün doğarken yanımda bitiveren sincaplara o doğruları söylüyordum.
Vazgeçelim'dedi birden sol avcum.'Neden ki? 'dedim gözlerimi açarak.
Diğer elimde ses yoktu.Dünden beri suskunluğunu koruyordu.Halbuki buraya gelişimin üçüncü gününe ne kadar da şen şakrak başlamıştı.
'Hadi' dedim,'Artık gidelim.
Belki buradan ayrılma zamanı gelmiştir!'
----Dışarı çıktık.
Üçüncü atın yanında bir makam aracı 68 derece kuzey enlemine doğru yola çıkmaya hazırlanırcasına türlü türlü ipek çarşafla doldurulmuş,her penceresinden envai çeşit bamyalar,civanperçemleri,sarı papatyalar,çeşit çeşit aloeveralar,karpuzlar,ananaslar,yeşillikler ile rengarenk pelinotları taşıyor,arka koltuklarında ise üç küçük kavanoz sarsılmadan öylece duruyordu.
Kavanozları merak ediyordum.Kavanozları çocukluğumdan beri hep merak etmişimdir.Nasıl böylece bomboş durabilirler oracıkta..
Ellerine deste deste kır çiçekleri almalı,ak sütün kaymağından yoğurt yapmalı,kekikleri kurumaya almalı ve en önemlisi bitkileri sulamalıydılar.
Halbuki birinde kağıt, birinde ateş,diğerinde de keskin kokusuyla burnumu büzüştüren garip bir pelesenk vardı.Neme lazım-diye düşündüm.Bunlar büyüyünce benden araba da ister..