Well, angels deserve to die darlin.
Her güne gülümseyerek başlamak isterdi o da elbet, perdeyi
araladığında gördüğü karanlık ve birkaç saat daha uyku uyuma isteği ile
savaşarak-bilindik yüzlerin lobideki hali ve tahmin edilemez soğuk..
İzole bir odada, penceresi açılmayan tavandan duvara kadar
uzanan o camların ardında-sanki yüksekliğin sınırlarında durduğu gibi ince ipte
cambazın, yürüdü o gün.
Susarak..
Papyonlu, elinde eldiven ve yaka kartlarıyla kendini
bekleyen o tanıdık yüzlere yine bakmadan geçerek ilerledi.
Kısa bir gülümseme anlık, selamlama gerekliliğini yerine
getirip kağıda bir şeyler karaladı.
Buruşturmadan cebine koydu ve her günkünden daha farklı bir
masaya oturdu.
Elinde bilmediği bir telaş hissettiğinde üçüncü lokmasını
alıyordu tabaktan.
Bıraktı çatalı-bıçak elinde kaldı.
...
Yolu yarıladığını neden sonra fark etti, arkasına
baktı, rüzgar vardı saçları yüzüne yapıştı, dudakları kesildi soğuktan.
Üşüdü.
…
Kapıdan geçtiğinde elinde bir el vardı.Yüzünü koruyordu
rüzgara karşı yürürken ya hani,yerdeydi gözleri keskin.Plastik, içinde bir metal
parçası, heralde kolların strüktürü diye düşüdü,
Kalanını merak etmedi, hayal de etmek istemedi, sıvazladı
kirini, cebine koydu.
Eline aldığında eli, bir sıcaklık yayıldı yüzüne, tam
beklediği anda biri bir el vermişti eline. Avcunu sıvazladı baş parmağıyla, küçük
geldi, serçe parmağını denedi, eli eline aldı yürüdü.
…
Aklına sokaklar geldi salındığı yıllarca, sevgilileri geldi
sonra birbir.
O yokuşun başında kendini beklediğini bildiği türlü türlü
sevgilileri vardı.Her buluşmada aynı kalp çarpıntısıyla vapurdan iner, aklında
düşünceleri hisleri yuvarlaya yuvarlaya merdivenin başına gelir, o yokuşu bir
heyecanla çıkardı.
Bazen bildiği yolu değiştirir hatırasına hatıra eklemek
istemeden yenisine başlamak için sanki bu palimpsest yolları arşınlardı.
Bir hüzünle döndüğü yolları yeni umutlara boyardı, tatlı
anılarının hatırasına saygıyla yenisi eskiyene kadar yolunu değiştirmezdi.
Kendiyle düeti sanki düellosu gibi, aşklarıyla ve yine
kendiyle çeliştiği yollardaki düşünceleriydi onu yönlendiren.Yürümeye devam
ettikçe
Ve bu düşünceleri taşırken boynunda
Her birine anlattığı o sevgili çocukluk günleri, geçmeyi en
çok sevdiği sokaklarda birbir hepsiyle yürüdü.Yine o kediyi gördü, aynı tabelaya
gülümsedi, aynı taşta takıldı yürürken.
Bazen de onu düşünürdü, yalnız
geçerken bu her gün değişen sokaklarından İstanbul’un, yalnız kendi içinin
hüznünü görürdü..Bulanık balık kokusu, ve akmış çöp sularının üzerinden
atladı, vapurun köpüğünü gördü, yavaşladı.
Kaldı olduğu yerde sonra geri döndü, köprünün basamaklarına
yöneldi hızlıca adımladı birer ikişer.
Yalnızlığına gıpta etti, yalanlığından tiksindi sevgilerinin.
Kendine kızdı bir an.
Sonra affetti.
…
Yola düştüğünden beri çamurlardan ve daha da batmaktan
bahsediyordu içindeki ses. Bastğın toprağın bereketi bundaymış, öyle demişler ona
zamanında.Onu dinlemiyordu aslında şimdi başbaşaydılar, gözlerini kaçıramıyordu.
İnanmamış ama şimdi hak veriyormuş-dedi içindeki kafasını
çevirdi.
..
Bir koku duydu öyle pis, uzaktan önce sonra yanaştı yalın
yalın.
Ne bu derken bir kuş kanadı, gövdesi yok.
Melekler de ölmeyi hak eder diye düşündü.Saçma buldu cümleyi
önce,
Hani ölümsüzlük merhalesi bunca devirlerdir bir muamma, yoksa
o otel odası gibi bu sıcaklık da bir hapis miydi.
Ölememek kötü olabilir miydi?
Ya da ödül müydü ölebilmek, bir son ve bu sonun bir gün
olacağını bilerek yaşamak daha mı iyiydi?
Herşeyin anlamsızlığına çıktı yine yolu, köşeyi
döndü, gözlerini kapadı bu gerçekliğe, yürüdü.
…
Sandığı kadar kontrollü olmadığını düşünüyordu bir süredir.
Her vapuru kaçırdığındaki gibi yine var bunda da hayır demek
istedi,içi elvermedi.Vardı elbet, herzamanki gibi-bunu daha sonra öğrenecekti.
Bir gece önce yağmur başladığı anda dışarı atıvermişti
kendini,sokakları boş sahipsiz akarken seviyordu.
Kendini bir bırakıverme isteğiyle içiyor, düşüyor ve
kahkahalar atıyordu o gece,her şeyi unutmak-yok olmak-hiç olmak isteğiyle
varlığını kutsuyordu.
Kendini yalnızlaştırmak için kaba saygısız ve umursamaz
davranıyor,gözlerden sözlerden bilhassa kaçıyor, geçiştiriyordu.
Sorular sordu yanındaki makyajı akmış ak saçlı kadına.
Ailen eşin çocukların var mı dedi-
Kadın kafasını sallarken boğazına bişey takıldı.
Acımadı-sadece merak etti-pişman mıydı?
Kadın duraksadı, yutkundu, gözleri nemlendi inceden belli
etmedi-bir an sustu,kabullendi belki o an.
Hayır dedi, öyle bir vaktim olmadı ama olmadı yani, pişman
değilim.
Sadece yaşlandıkça düşünüyorum da belki de yanımda biri olsa
çok daha mutlu olurdum,yalnız olmak kolay değil.
Kim olduğu peki?
Buna nasıl karar verebilir ki insan?O mu ya bu kim?Ne ne
kadar içten?Yok değil.Kimse değil diye düşündü.
Kalktı masadan.
Sıkıldı,hepsinden,kusmak geldi içinden.Kusamadı,uyudu.
…
Soyundu alt patlarını çıkarttı attı yenilenmiş beyaz
çarşaflara doğru,bir toz uçuştu ardından sarı ince kum, üstüne sindi.
Kumandayı aldı eline bir iki tuşa bastı önce bekledi, bir ses
yayıldı odaya, huzur buldu katlanamadığı o sesteki tanıdıklıkla, yüzü parladı
ekrandan karanlık odada, daireyi döndürdü gözleriyle sesi yükseltti, bıraktı
kendini..
..
Düştü dönerken futursuzca, beklediği oydu aslında.Düşene
kadar dansetmek, mecali kalmayana denk, dizleri tutmayana, ellerini hissetmeyene
kadar.
Korkutacak kadar ,söyletecek kadar kendinden
umursamayarak, ne kaybeder ki ,neydi hayat kime ait?
..
Şarap açtı, kadehe değil ama bir viski bardağında
boşalttı, yarısına gelince durdu.
Şarhoş olmak istiyorum bugün dedi-seslice-kendi sesine
şaşırdı sonra.
Duyduğun ve söylediğin arasında öyle fark var ki-aklından
sesli konuşmuyor, kulağınla işitmiyorsun herhalde bundan diye düşündü.
Uzandı yere ellerini açarak, sırtındaki ağrıyı fark
etti, gerindi bir süre, rahatlamayı başaramadı.
Vazgeçti, yaşlılığını düşündü bir an, ondan da vazgeçti.
Artık biraz da düşünmesem diye düşündü. Öylece gözlerini
tavana dikti, zihnindeki her şeyi sildi tek tek.
Telefon çaldı o sırada, uzunca bir yazıya göz gezdirirken o
dünyaya daldı, sorumluluk hissi ve görev bilinci ciddiyetini takındığına
gülümsedi.
..
Saate baktığında gözleri seçemedi önce.
..
Uykusu yoktu, ayağa kalktı bir kadeh daha doldurdu bardağını.
Cevizleri aldı eline üst üste koydu, biri yatay diğerine
dik, kırılmadı ilkinde, ikincisinde de kırılmadı.
Daha ilkel dünyayı düşündü, bir taş alıp eline ya da güç
belki.
Herşeyin en abartılı hali geldi aklına, cümlelerin
seslerin, kahkahanın yorumların, giyimleri kuşamların, tavırların..
Bir yudum daha aldı şarabından, dudaklarına baktı
aynadan, şaraptan morarmış, karanlık mavinin.
..
Deniz kırılır gibi ortadan.
Bırak diyor akayım.
..
Sevgi neden yok?
..
Yetersiz. ya da belki yalan.
..
Aldatılmışlık kendi tarafından kendini hem de
yıkasıya, üzüntülere boğduran o naif algısı.
..
Yoktu hiç, mümkün de değil sanki-
Ya da artık.
..
Belki de hiç.
..
Çünkü olan bitti.Ve bir beyaz atla ak melek yok ki birgün
gelecek.
..
Well, angels deserves to die darlin.
..
Neydi bu savaş, neydi içindeki hırçın savaşçı?
Dahası kavgası neydi, kime ve ne içindi?
Niye kararlılığı kavgacılığı ısrarı böyle zalimdi.
Nasıl bu kadar acımasız ve duygusuz kalabiliyordu...
İnanamadı.
İçindeki savaşçı buna ne dese beğenirsin?
…
Ok, bye.
